Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türk-Kürt-Arap kardeşliği” mealindeki konuşması, bazı “naif” (bir anagram yapmak istersek joker hakkıyla “hain” olarak da yazabiliriz) liberaller tarafından romantik bir birlik çağrısı olarak okundu. Neyse ki ülkede bu tür söylemlerin arka planında bir devlet mimarisi önerdiğini fark eden asgari zeka sahibi insanlar da var. Neoliberal siyasal İslam’ın en sofistike lobicilerinden ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi model alınmalı.” yönündeki çıkışı ise bu resmi tamamlar nitelikte. Bu iki açıklamayı bir araya getirdiğinizde, karşınızda AKP hükümeti ve Trump yönetimi tarafından tasarlanan – hadi akademik tedbirliliği elden bırakmayalım ve “tasarlanmış görünen” diyelim – son derece tanıdık bir devlet yapısı belirir: Konfesyonel demokrasi. Tanım için siyaset bilim kitaplarından alıntı yapmaya gerek yok. Etnisiteye, mezhebe, kimliğe göre kodlanmış bir idari yapı bu. Kaba tabirle: devletin tapusunu toplumsal parçalara bölüştürmek. Türkiye bu rotada ilerlerse, Orta Doğu’nun başka bir “başarısız devlet” klasiği olma riskini bizzat cumhurbaşkanlığı söylemiyle tescillemiş olacak. Peki model alınan devlet hangisi? Tahmin etmeniz için Orta Doğu uzmanı olmanıza gerek yok.
Lübnan devleti, tam da bu modelin prototipi. 1943’te yapılan Ulusal Pakt’la devletin başlıca makamları etnik-mezhebi gruplar arasında bölüştürüldü. Maruni Hristiyanlar cumhurbaşkanlığını, Sünni Müslümanlar başbakanlığı, Şii Müslümanlar ise meclis başkanlığını aldı. Dürzîler, Rumlar ve Ermeniler de sistemde “bonus” yerler kaptılar. Bu düzen görünüşte temsil adaletine dayanıyordu ama gerçekte mafyatik kliklerin devlet kasasını paylaşmasına dönüştü. 1975-1990 arasındaki iç savaş, işte bu sistemin mantıksal sonucuydu. Devlet kurumu bir merkez olmaktan çıkıp, kimlik kartlarının noteri haline geldi. Sistem görünüşte “temsiliyet eşitliği” sağlasa da, sonunda ortaya çıkan, devletin tüm kaynaklarının etnik-mezhebi kliklere peşkeş çekildiği, kurumların mafyalaştığı patalojik bir karikatürdü. Lübnan’daki trajedinin temel nedeni, bu paylaşım modelinin esneklik taşımaması ve değişen toplumsal oranları yansıtamamasıydı, ki hâlen de öyle. Şu an Lübnan’da hastane başhekiminden üniversite dekanına kadar herkes – muhtemelen belediye çöp kamyonunun şöförü de – hangi mezhepten olduğuna göre seçiliyor. Bu sistem sadece yozlaştırmadı; aynı zamanda kronik çatışmanın kalıcı altyapısını oluşturdu.
PKK’nın silah bırakmasıyla başlayan sürecin varacağı nokta bu olabilir. Erdoğan rejiminin “ümmetçilik” stratejisi, klasik laik-ulus devlet modelinin kalıntılarını süpürürken yerine tam olarak ne koyacağını aslında gayet net olarak açıkladı. Kürt açılımı, Arap kardeşliği, ümmetin birliği gibi kavramlar sadece siyasi retorik değil, aynı zamanda yeni bir anayasal tahayyülün ipuçları. Bu tahayyülde yurttaş, hukuk önünde eşit bir birey değil; bir aidiyet kodunun taşıyıcısı. Türk-Kürt-Arap-Sünni-Alevi kodları üzerinden yönetilecek bir Türkiye, Lübnan’dan daha büyük ama daha kırılgan bir kimlik mozaiği olabilir. Erdoğan’ın “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganının yerini “çok kimlik, çok temsil, çok sistem” anlayışının alması, ülkeyi Orta Doğu’nun kronik istikrarsızlığına mahkum edebilir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin stratejik konumunu güçsüzleştirirken, iç dinamikleri de bütünüyle parçalar.
Demokrasi zaten başlı başına mükemmel olmaktan çok uzak. Çoğunluk despotizmine açık, popülizmin gözbebeği ve manipülasyonun mekânı. Konfesyonel demokrasi ise bu kusurlu yapıya yeni bir kusur katıyor: halkı kimliğine göre siyasallaştırmak. Siyasi rekabet yerini kimlik rekabetine bırakıyor. Temsiliyet, liyakatten değil aidiyetten doğuyor. Üstelik bu sistem, toplumsal çatışmaları çözmek yerine kurumsallaştırıyor. Mezhep barışı değil, mezhep dengesinde donmuş bir kriz. Türkiye gibi karmaşık ve tarihsel olarak yük taşıyan bir toplum için bu sadece siyasi değil varoluşsal bir çöküştür. Konfesyonel demokrasi, rasyonel politika yapımını grup çıkarlarına feda ederken, uzun vadeli strateji geliştirmeyi imkansız kılar. Her karar, hangi grubun ne kadar pay alacağı hesabına dönüşür ve meritokrasi yerini nepotizme bırakır.
Türkiye için çözüm ne PKK’nın silah bırakmasıyla gelen yeni anayasal pazarlıklar, ne de ümmetçi fantezilerle donatılmış kimlik temelli yapılar. Çözüm – yakın gelecekte olmasa da orta veya uzak bir gelecekte – mezhebi değil veriyi, aidiyeti değil liyakati, duyguyu değil analizi merkeze alan bir sistem: neodemokrasi. Bu modelde yapay zekâ, dijital yönetişim, algoritmik şeffaflık ve merkezsiz karar mekanizmaları temel olur. Kimin Kürt, kimin Alevi, kimin Ermeni olduğu değil; kimin işini doğru yaptığı önemlidir. Bilimsel rasyonalite, teknolojik yeterlilik ve uzman yönetimi temelinde şekillenen neodemokratik sistem, hem etnik-dini manipülasyonların önüne geçer hem de ülkeyi yeni çağın rekabet koşullarına hazırlar. Genel yapay zekâ ve oradan da yapay süperzekâya uzanacak bir çağda, en akıllı yönetim biçimi insan zekasının sınırlarını aşacak olandır.
