Türkiye’nin F-35 programındaki yolculuğu, bir yönüyle aşırı-tüketilmiş, insanların çoktan bıktığı bir politik öykü, diğer yönüyle dikkat çekici bir teknolojik hikâye. Olayın politik yönünü ezberledik. Ancak, uçağın ulusal güvenlik üzerindeki potansiyel etkileri, bizim bildiğimiz kadarıyla birkaç teknik forum dışında, bugüne kadar hiçbir mecrada detaylı olarak tartışılmadı.
F-35’in ulusal güvenlik açısından en sorunlu özelliği, bulut tabanlı Operasyonel Veri Bütünleştirme Ağı (Operational Data Integrated Network, ODIN) sistemi. ODIN, F-35’in lojistik, bakım, görev planlama ve veri analizi süreçlerini entegre şekilde yöneten, bulut tabanlı, yapay zekâ destekli bir ağ ve yazılım platformu. Aynı amaçla tasarlanan ALIS’in yerine geçti. Uçağın tüm operasyonel yaşam döngüsünü yönetmek için tasarlanmış. Microsoft Azure veya Pentagon’un özel bulut altyapısı üzerinde çalışıyor. Kullanıcılar, ODIN yardımıyla, görev planlaması, sistem izleme ve bakım raporlarına her yerden erişebiliyor. Bulut mimarisi sayesinde veriler daha hızlı işleniyor, daha kolay paylaşılıyor. Sistem, “predictive maintenance” (öngörücü bakım) uygulamaları için AI algoritmaları kullanıyor. Arızaların ne zaman ve nerede gerçekleşeceğini tahmin ederek maliyeti ve riskleri düşürebiliyor.
ODIN, uçağın sensörlerinden ve uçuş kayıtlarından sürekli veri toplar ve analiz eder. Uçuş öncesi görev planlamasında:
- Hedefleme verileri,
- Tehdit veritabanı güncellemeleri (örneğin radar konumları, SAM sistemleri),
- Uçuş rotası optimizasyonu,
- Yakıt hesaplamaları ve
- Elektronik harp senaryoları gibi bileşenleri optimize eder.
ODIN, gelecekte tamamen uçak üstü çalışan (“edge computing”) versiyonlara doğru evrilecek. Yani sistemin bir kısmı uçakta gerçek zamanlı çalışabilecek. NATO içinde “birlikte çalışabilirliği” (interoperability) artırmak için çok dilli, modüler ve açık API destekli yapılara dönüştürülmesi planlanıyor. Kısacası, ODIN, F-35’in uçan bir veri merkezine dönüşmesini sağlayan bir sistem. Uçağı savaş alanının bir parçası değil, veri odaklı bir savaş platformu haline getiriyor.
Peki öyleyse F-35 kullanıcı ülkeler için ciddi bir güvenlik riski oluşturmuyor mu?
Sorunun ikili cevabı var:
Ulusal güvenliğinizi Amerika’nın kontrolüne vermek istiyorsanız, hayır.
Kendi kontrolünüzde tutmak istiyorsanız, evet.
İkinci yanıt üzerinden ilerleyelim.
ODIN sistemi, F-35’in operasyonel verilerini (uçuş kayıtları, sensör bilgileri, bakım verisi, görev detayları) bulut üzerinden ABD sunucularına aktarır. Bu durum şu riskleri yaratır:
- ABD’nin uçuş verilerini anlık izlemesi mümkündür. Nerede, ne zaman, hangi uçak, hangi görevde? Tümü Washington’un gözetiminde olabilir.
- Ulusal hava sahası operasyonlarının gizliliği kalmayabilir. Özellikle İsrail, Güney Kore gibi yüksek risk bölgesinde bulunan ülkeler açısından bu kabul edilemez bir zafiyettir.
- Veriler yurt dışı sunucularda saklandığından, bu ülkenin kendi hukuk sistemine göre erişim, denetim veya sansür uygulaması mümkün değildir.
- ODIN yazılımı, tamamen ABD Savunma Bakanlığı ve Lockheed Martin kontrolünde geliştiriliyor. Yani kodun içinde bir arka kapı (backdoor) varsa, kullanıcı ülke bunu denetleyemez.
- Kullanıcı ülkeler ODIN’in kaynak kodlarına erişemez. Böylece sistemde bir siber müdahale ya da veri sızıntısı olup olmadığını anlamaları teknik olarak mümkün değildir.
ODIN’in çalıştığı bir F-35’te görev planlama ve karar alma süreçlerine müdahale riski bulunur. Bunun da iki anlamı var:
- Görev rotaları, düşman konumları, elektronik harp tercihleri gibi bilgiler, ODIN tarafından işlenir. Bu veri işleme sürecinde ABD’nin algoritmaları görev tercihlerini etkileyebilir.
- “Mission Data Files” (MDF) verileri, çoğunlukla ABD’nin yönettiği merkezlerde güncellenir. Bu dosyalar; hangi radarın düşman olduğu, hangi sinyale nasıl tepki verileceği gibi bilgileri içerir. Yani bir ülkenin düşman ve dost tanımı başkasının inisiyatifinde şekillenebilir. Özellikle Çin, Rusya gibi büyük tehditlerle karşı karşıya olan ülkeler için bu ciddi bir özerklik kaybıdır.
Güncelleme ve yazılım kontrolü dışsallaşır. Şöyle ki:
- ODIN sistemi uzaktan güncelleniyor.
- ABD, bir ülkeyle siyasi krize girdiğinde bu güncellemeleri durdurabilir veya kısıtlı sürümler gönderebilir.
- Böylece F-35’lerin yazılım kabiliyeti sınırlanır, görev yetenekleri azalabilir.
- Yazılım güncellemesi yapılmazsa, örneğin bir radar tehdidi tanınmayabilir. Bu, savaşta ölüm demektir.
F-35 kullanıcı ülkelerinin uçaklarının durumunu anlık olarak izler ve bu verileri Lockheed Martin’e aktarır. Lockheed Martin’in bu bilgileri ABD hükümetiyle paylaşmaması düşünülemez; bu da F-35’in bir savaş uçağından çok, gerçek zamanlı bir istihbarat ve veri paylaşım platformu olarak işlev gördüğünü gösterir. ODIN’in sunduğu bu “şeffaflık”, kullanıcı ülkelerin operasyonel bağımsızlığını sınırlayabilir ve hassas verilerin üçüncü taraflarla paylaşılması riskini doğurur.
O zaman soru şu: Ülkeler neden F-35 alıyor?
Bunun kendi içinde tutarlı bir yanıtı var.
ABD’nin sisteminde kendilerini güvenli hissettikleri için.
Statüko, revizyonist bir aktör değilseniz, sizi her zaman mutlu eder.
Peki bu onurlu bir politika mı?
Ulusal karakterinize ve “onur”dan ne anladığınıza bağlı.
Öyleyse, sonunda nihai soruyu sorabiliriz.
Yapay zeka tabanlı bir neodemokratik devlet bu durumda nasıl bir yol izlerdi?
Bir neodemokrasi, F-35 alımını basit bir savunma yatırımı olarak görmeyecek, konuyla ilgili çok-aşamalı uzun-vadeli bir strateji benimseyecektir.
Neodemokratik devlet, birinci aşamada, ABD-Avrupa eksenine bağımlılığı azaltma yönünde bir politika belirleyebilir, ittifak ilişkilerini çeşitlendirir. (Türkiye-ABD müttefiklik yapısının problematiği başka bir yorumun konusu.) İkinci aşamada, NATO’nun askeri kanadından ayrılmayı sorgular, bağımsız bir savunma politikası için zemin hazırlar. Üçüncü aşamada, savunma altyapısını, önce alternatif bir geçiş süreci kapsamında Rusya-Çin eksenine kaydırır, ancak bu eksene de bağımlı kalmadan kendi savunma sanayiini güçlendirir. Dördüncü aşamada kendi öz kaynaklarıyla kendi savaş uçağının tasarım, test ve envantere alım sürecini tamamlar. Bu bağlamda, Türkiye’nin Milli Muharip Uçak (KAAN) projesi, bu vizyonun dördüncü katmanı olarak görülebilir; ancak, teknolojik zorluklar bu aşamaya 2030’ların başından önce geçilemeyeceğini gösteriyor.
Sonuç olarak, neodemokratik bir devletin savunma politikası, yalnızca askeri araç ve teknolojilerin üretimiyle sınırlı olmayan, çok katmanlı ve jeopolitik bağımlılıkları minimize etmeye odaklanan stratejik bir dönüşüm sürecini gerektirir. Bu süreçte atılacak her adım—ittifak çeşitlendirmeden, savunma sanayiinin yerlileştirilmesine kadar—uzun vadeli bir vizyonla ve senkronize bir planlamayla ilerlemelidir. KAAN gibi ileri teknoloji platformlar, bu vizyonun yalnızca bir sonucu değil; aynı zamanda önceki aşamalarda yapılan stratejik tercihlerle doğrudan ilişkilidir. Aşamalar arası kopukluk ya da siyasi tutarsızlık, teknolojik kazanımları izole eder ve sistem bütünlüğünü zedeler. Bu nedenle, savunma kapasitesinin yükseltilmesi kadar, bu kapasitenin hangi stratejik zeminde şekillendiği de aynı ölçüde önem taşır.
