Terör örgütü PKK’nın silah bırakma kararının ardından, Kürt sorununun çözüm sürecini yönetmek için kurulacak komisyon bu haftadan itibaren ana haber bültenlerinin ilk başlığı olacak. Komisyonun adı henüz belli değil; iktidarın istediği olursa Terörsüz Türkiye Komisyonu denebilir, ama bu ayrıntının zaten çok da önemi yok. Komisyon ilk toplantısını 5 Ağustos’ta yapacak; meclisteki sandalye sayısına göre belirlenen 51 üyeden oluşacak; kararlar ise beşte üç oranında nitelikli çoğunlukla alınacak. Başarılı olmasını diliyoruz. Ama önümüzdeki gerçek şu: Terörsüz Türkiye Komisyonu ya da kimi çevrelerin romantize ettiği adıyla Barış ve Demokratik Toplum Komisyonu, veya adı her ne olacaksa, belirsizliklerin hüküm sürdüğü sisli bir yolda yürüyecek. Komisyondan evrensel hukuk ilkeleri, sosyal barış garantileri ya da üniter devletin korunma esasları doğrultusunda normatif sonuçlar çıkamayacağını ve dolayısıyla toplumsal geniş bir uzlaşıya ulaşılamayacağını gösteren sayısız tarihsel örnek var.
Parlamenter sistemlerde kurulan özel komisyonlar hakkındaki aforizmayı bilirsiniz:
“Bir sorunun çözüme ulaşmasını istemiyorsanız onunla ilgili bir komisyon kurun.”
Türk parlamenter sisteminde komisyon geçmişi adeta bir başarısızlık antolojisi. TBMM’nin komisyon kurma konusundaki “uzmanlığı” bir politik çözümsüzlük yaratma ustalığına dönüşmüş durumda. 1962 yılından bu yana sekiz kez kurulan deprem araştırma komisyonları, sayın kanun yapıcılarımızın ülkenin sismik gerçeklerini değiştirmekte ne kadar başarılı olduklarını gösteriyor. Her büyük depremden sonra kurulan bu komisyonlar sanki bir sonraki depremin gelmeyeceğini umarak çalışmalarını sürdürdüler. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, 1990’dan sonra yıllar boyu ülkedeki insan hakları ihlallerini inceledi; tabii ki ihlaller azalmadı, sadece inceleme sayısı arttı. Anayasa Komisyonu’nun başarısızlığı ise ayrı bir trajedi; yıllardır sivil ve demokratik bir anayasa yapma iddiasında olan komisyon sadece anti-demokratik baskının devam etmesine tanıklık etti. Bu komisyonlar Türkiye’nin sorunları çözmek değil, çözümsüzlüğü kurumsallaştırmak konusundaki kararlılığının birer manifestosu.
Örneklere bakalım:
Susurluk Komisyonu (1996): Devlet-mafya-siyaset ilişkilerini incelemek üzere kuruldu. Komisyon, kamuoyunun yoğun ilgisine rağmen devlet içi yapıların üzerine gitmekten kaçındı. Hiçbir suçlu bulunamadı.
1999 Meclis Deprem Araştırma Komisyonu (1999): 17 Ağostos Gölcük depreminden sonra kuruldu. Amacı, depremin neden olduğu büyük can ve mal kaybının nedenlerini araştırmak, mevcut yapı denetim sistemini incelemek, eksiklikleri tespit etmek ve benzer felaketlerin tekrar yaşanmaması için alınması gereken önlemleri belirlemekti. Teorik çerçevesi pek güzeldi ama uygulamada ciddi sorunlar meydana geldi. Denetim eksiklikleri devam etti. Yasa ve yönetmelikler çoğu yerde gerektiği gibi uygulanmadı. Rant baskısı ve siyasi tercihler bazı önerilerin tam anlamıyla hayata geçmesini engelledi.
Faili Meçhul Cinayetleri Komisyonu (2011): 1990’larda işlenen cinayetleri araştırmak üzere kuruldu, ancak emniyet ve askeri bürokrasi işbirliği yapmadı. Rapor kamuoyunu tatmin etmedi ve hiçbir yargı sürecine dönüşmedi.
Darbeleri Araştırma Komisyonu (2012): 27 Mayıs 1960’tan 28 Şubat 1997’ye kadar tüm müdahaleleri inceleme iddiasıyla kuruldu. Ancak ordunun dokunulmazlığına özen gösterildi, kritik belgeler açıklanmadı. Raporlar Meclis Genel Kurulu’nda tartışılmadı bile.
Kadına Yönelik Şiddeti Araştırma Komisyonu (2015): Türkiye’de kadına yönelik şiddetin nedenlerini incelemek amacıyla kuruldu. Tavsiye niteliğinde öneriler sunuldu, ancak siyasi iktidarın İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesiyle komisyonun meşruiyeti tamamen ortadan kalktı.
FETÖ’nün Devlete Sızma Süreci Araştırma Komisyonu (2016-2017): FETÖ’nün devlet içine sızma süreci ve bu yapının Türkiye’deki etkilerinin araştırılması amacıyla kuruldu. Komisyonun çalışmaları meclisin şu açıklamasıyla bitti: “Komisyon tarafından süresi içerisinde TBMM Başkanlığına bir rapor sunulmadığı gibi, komisyonun çalışmalarını süresi içerisinde tamamlamamasının nedenleri ve o ana kadar varılan sonuçlar üzerinde Genel Kurulda görüşme açılması yoluna da gidilmemiştir.”
TBMM’nin komisyon performansı kronik başarısızlığın tarihsel bir envanteridir. Meclisin bu “süper-über-komisyonlar” tarihine bakıldığında, yeni kurulacak PKK sonrası süreç komisyonu için de benzer bir senaryo öngörmek pek de zor değil. Bu komisyon, muhtemelen ilk toplantılarında büyük bir coşku ile başlayacak, medya büyük umutlarla takip edecek ve halk bir mucize bekleyecek. Ancak zamanla komisyon üyelerinin siyasi hesapları devreye girecek, partiler arası polemikler başlayacak ve komisyon çalışmaları rutine dönüşecek. Rapor hazırlama süreci muhtemelen yıllar sürecek; çünkü taraflar böyle önemli bir konuda aceleci davranılmaması gerektiğini açıklayacaklar. Sonunda ortaya çıkacak rapor hem muhalefeti hem de iktidarı memnun edecek kadar genel ifadeler içerecek ve kimseyi rahatsız etmeyecek kadar etkisiz olacak. Kürt sorunu ise tıpkı komisyon kurulmadan önceki gibi çözümsüzlüğe mahkum edilmiş şekilde bir donmuş çatışmaya evrilecek. Komisyon, Türkiye’de bu tip meclis faaliyetlerinin sorunu çözmek değil, çözümsüzlüğü meşrulaştırmak için kullanılan en etkili yöntem olduğunu bize bir kez daha gösterecek.
Komisyon kurma sanatı, modern demokrasinin en büyük aldatmacalarından biri haline gelmiş durumda. Politikacılar, bir sorunla karşılaştıklarında komisyon kurarak hem “bir şeyler yapıyoruz” imajı veriyor hem de sorunu ötelemiş oluyor. Bu yöntem, hem halkı oyalıyor hem de gerçek çözüm arayışından kaçınmaya olanak sağlıyor. Elbette silah bırakma sürecini destekliyoruz ve aksini temenni ediyoruz, ama PKK sonrası süreç komisyonu da bu ebedi döngünün yeni bir halkası olabilir.
Demokrasilerde komisyonların başarısızlığı epik bir öyküdür. Bu destansı anlatı yalnızca Türkiye’ye özgü bir trajedi de değil; Atlantik’in ötesinde, Amerikan Kongresi de bu ironinin başrol oyuncularından. 2004’te kurulan 9/11 Komisyonu, güya planlayıcıları bulmak ve ABD’nin ulusal güvenliğini yeniden yapılandırmak için kuruldu ama ortaya çıkan, kuşkulu ipuçlarının üstünün örtüldüğü ve USA PATRIOT ACT gibi yasalarla kutsanan Amerikan tarzı post-9/11 faşizmi oldu. Katrina Kasırgası sonrası 2005’te kurulan soruşturma komisyonu hükümetin felaket yönetimindeki fiyaskoyu belgeledi, ancak somut değişim yaratmaktan çok siyasi suçlamaların gölgesinde kayboldu. Daha yakın tarihte 6 Ocak 2021 Kongre baskını sonrası kurulan komisyon Trump’ın rolünü araştırmak için büyük gürültü kopardı, ama sonuç bolca televizyon yayını, birkaç rapor ve sıfır hesap verebilirlik oldu. ABD’nin komisyonları, tıpkı TBMM’ninki gibi sorunları çözmekten çok halkın tepkisini yumuşatıp kontrole almak ve siyasi tiyatroyu sürdürmek için kurulan demoktarik sistem düzenekleridir. Aşırı deterministik bir yargı vermeyi göze alarak diyebiliriz ki, parlamenter demokrasilerde belirli sorunları çözmek için kurulan komisyonlar, aslında toplumsal algıyı ve reaksiyonu iktidar seçkinlerinin siyasi planları doğrultusunda pasifize ve manipüle etmek için kurulan bürokratik-hipnotik mekanizmalardır. Görevleri, hakkaniyete dayalı, radikal ve revizyonist siyasal çözümler üretmek veya bir takım yüce ahlaki hakikatler bulmak değil, statükoyu korumak, sistem stabilizasyonunu sağlamak ve yönetici eliti iktidarda tutarak liberal kapitalist kodlarla çalışan ekonomik düzenlerin devamını garantiye almaktır.
İşte pek çok örnekten birkaçı:
Church Komisyonu (1975): CIA’in yasa dışı faaliyetlerini soruşturmak için kuruldu. İstihbarat kurumlarının gücünü kısmak bir yana, onlara yeni yetkiler bile kazandırdı.
Iran-Contra Komisyonu (1987): Reagan yönetiminin Nikaragua’daki Sandinistalara yardım sağlamak için İran’a gizli silah satışını ve Orta Amerika’daki illegal operasyonlarını soruşturdu. Ancak dönemin siyasi atmosferi içinde komisyonun hiçbir etkisi olmadı, İrangate’in bütün suçluları affedildi.
9/11 Komisyonu (2002–2004): 11 Eylül saldırılarını soruşturdu, 600 sayfalık rapor yazıldı ama birçok belgeye erişilemedi. Komisyon üyeleri, “büyük resme ulaşamadık” açıklamasıyla kapanışı yaptılar.
Benghazi Komisyonu (2012–2016): Libya’daki ABD Konsolosluğu baskınını soruşturmak üzere kuruldu. Dört yıl süren çalışmaya rağmen net bir suçluya ulaşmadı. Soruşturmanın sonunda halka Hillary Clinton’ın Dışişleri Bakanı iken özel e-posta sunucusunu kullandığı gibi politik garnitürler servis edildi.
Sonuç olarak, “süreç komisyonu”nun akıbeti bellidir: Raporlar yazılacak, uzmanlar konuşacak, medya bir süre meşgul olacak, ardından her şey unutulacak. Fark yaratabilecek iki değişken, ABD’nin Türkiye’de ve diğer bölge ülkelerindeki Kürt sorununu çözmek için dikte edebileceği—belki de çoktan ettiği—siyasi uzlaşı förmülü ve iktidarın cumhurbaşkanlığı hesapları uğruna vereceği tavizlerdir.
O hâlde şu soruyu sorarak bitirelim: Eğer bu süreç bir neodemokrasi içinde, yani yapay zekâ destekli, veri odaklı, siyasal romantizmin yerine matematiksel rasyonalitenin hakim olduğu bir yönetim sisteminde yürütülseydi ne olurdu?
Cevap: Komisyonlar yine olurdu. Ama üyeleri insan değil, algoritmalardan oluşurdu. Duygusal, ideolojik, etnik saikler yerine; makine öğrenmesiyle işlenmiş tarihsel veri setleri, sosyal ağ analizleri ve simülasyon modelleri konuşurdu. Konu, “Kürt Meselesi” olarak değil, “Çok Merkezli Kimlik Taleplerine Uyumlu Devlet Yapılarının Optimizasyonu” başlığıyla ele alınırdı.
Örnek vermek gerekirse, kararlardan biri şu şekilde olurdu: “Anadil eğitimi, yerel yönetişimde esneklik ve kamusal kaynaklara eşit erişim, sistemin istikrar katsayısını %23 artırıyor—veya azaltarak etnik bölünme riskini %38 artırıyor.”
Sonuç olarak, neodemokraside kararlar ahlâkî değil, istatistiksel olarak sürdürülebilir olurdu. Yapay zekâ, çözüm sürecini kamuoyu önünde çürütmek için değil, gerçek zamanlı toplumsal gerilim haritaları üzerinden yönetmek için kullanılırdı. Süreç, sosyal medya duyarlılık analizinden, sahadaki demografik eğilimlere, hatta psikometrik profil tahminlerine kadar çok boyutlu veriyle beslenirdi. En önemlisi de, politik çıkarlar uğruna zaman kazanmak için değil, çözüm üretmek için çalışırdı. Ne hazin ki, Türkiye ve diğer demokrasiler hâlâ algoritma mantığının değil siyasi hırsların ve egoların yönettiği bir yönetim anlayışına sahipler. Bu yüzden çözüm yaratmıyor, komisyon kuruyoruz.
