Kısa ve net olalım: PKK’nın silah bırakması, bir mutasyon. Örgüt, aynı bir virüs ailesi gibi, yeni bir varyanta evrimleşmek için eski varyantını sona erdirdi. Bu bağlamda, silahların susması da, Kürt milliyetçiliği stratejisinin sonu değil, sadece başka bir aşamasının habercisi. Terör örgütleri de zamanla mutasyona uğrar; tetiğin yerini klavye, dağın yerini parlamento, bombanın yerini manifesto alabilir. David Galula’nın klasikleşmiş asimetrik savaş teorisinde belirttiği gibi, “ayaklanmalar bastırılmaz, evrim geçirir.” PKK’nın silah bırakması da bir evrimdir; amaçlarından veya ideolojik motivasyonundan vazgeçtiğini varsaymak için hiçbir mantıklı neden yok. Savaş, sadece taktik boyutta reset’lendi.
PKK’nın tarihsel amacı, her zaman bağımsız bir Kürdistan’dı. Abdullah Öcalan’ın 1990’larda sıkça dile getirdiği “Demokratik Konfederalizm” fikri bile, aslında klasik ulus-devlet modeline bir alternatif sunmakla beraber, özünde otonomiden başlayıp konfederalizme, oradan da tam bağımsızlığa evrilen bir süreci tarif eder. Silahların bırakılması, bu hedefin terk edildiği anlamına gelmez; sadece hedefe farklı bir rotadan gidileceği anlamına gelir. Uluslararası ilişkiler uzmanı Robert Jervis’in belirttiği gibi, “stratejik aldanma, çoğu zaman karşı tarafın iyi niyet gösterisiyle başlar.” Türkiye’deki kimi çevrelerin bu süreci ‘zafer’ olarak sunması, aslında kolektif hafızaya yönelik bir anestezik ajan işlevi görmektedir.
Sürecin zamanlaması, kuşkusuz tesadüf değil. Erdoğan rejiminin siyasal takvimi ile örtüşen bu “barış jesti”, Kürt oylarına ihtiyaç duyulan bir dönemde ortaya çıktı. Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasından sonra iktidarın meşruiyet zemini sarsılmışken, ‘yumuşama’ dili üzerinden bir konsolidasyon hedeflendi. Öte yandan, ABD, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgelerini birleştirecek jeopolitik bir hat oluşturma stratejisini adım adım yürütürken, Türkiye’nin bu oyuna pasif kalması sağlanmak istendi. PKK’nın ‘silahsızlanması’, aslında ABD’nin bölgedeki Kürt projesine uygun yeni bir aktör tasarımının parçası. Strateji çoktan belliydi: Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye’de SDG/YPG yönetimindeki Kürt bölgesi ve Türkiye’de oluşturulacak bir Kürt entitesinin uzun vadede entegre edilerek, İsrail’in ittifak ilişkisi kurabileceği bir jeostratejik ‘kankalar zinciri’ yaratmak; İran’ı çevreleyecek bir izolasyon katmanı inşa etmek; ve nihayetinde Çin’in bölgede ticari ve askeri güç projeksiyonu yapmasını önleyecek bir “firewall” kurmak.
Suriye’nin kuzeyinden Irak’ın kuzeyine uzanan hattın statüsü hâlâ flu, otoritesi hâlâ tartışmalıdır. Abdullah Öcalan’ın kurduğu, sonradan neredeyse bütünüyle Amerika’nın yönetimine giren ayrılıkçı/milliyetçi militan Kürt varlığı–adının bundan böyle PKK olup olmamasının hiçbir önemi yoktur–bu coğrafyada, hem Türkiye’de hem Türkiye’nin doğrudan egemenlik alanı dışındaki bölgelerde yeni bir meşruiyet kazanacak. Bu meşruiyetin araçları arasında ise, silah değil, diplomasi, medya ve sivil toplum yer alacak. 20. yüzyılda silahlarla kurulamayan devlet, 21. yüzyılda ‘insani değerler’, ‘kültürel haklar’, ‘demokratik özerklik’ kavramlarıyla inşa ediliyor. PKK’nın yeni varyantı kendini bir iktidar için hazırlıyor. Görünüşe göre, Foucault’nun “iktidar her zaman sadece baskı değil, aynı zamanda oluşturma gücüdür” tezini kendi başına veya başkalarının aklıyla iyi analiz etmiş. PKK’nın yeni varyantı artık yıkmayacak, inşa edecek. Uluslararası konjonktür de buna çoktan hazırlandı. The Three-Body Problem’ın son bölümünde dünyayı kurtaracak üç kişiden birinin Leyla Ariç isimli sözde-Kürt özgürlük savaşçısı olması ve Gangs of London’da sözde-Kürt özgürlük savaşçısı bir grubun lideri Lale’nin başrolü paylaşması rastlantı değil.
Sonuç olarak, PKK’nın silah bırakması Türkiye’nin güvenliği açısından bir avantaj sayılamaz. Bu bir yanılsama. Gerçekte olan, düşmanın yöntem değiştirmesi. Manipüle edilebilir politik bir mutasyon süreci. Savaş meydanından müzakere masasına, oradan da kültürel hegemonya sahasına geçiliyor. Ancak hedef hâlâ aynı: Türkiye’nin üniter yapısının çözülmesi, sınırlarının yeniden çizilmesi ve bu coğrafyada yeni bir devletin var edilmesi. Türkiye, kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna bu uzun vadeli stratejiyi gözden kaçırıyor; stratejik akıl, günlük politik hesaplara feda ediliyor.
Trajedinin sorumlusu ise ne Türkiye’deki siyasal İslamcı iktidar, ne Amerika’daki sağcı yönetim, ne de ayrılıkçı militan Kürt aktörler.
Sorumlu, yönetim biçimi.
Yukarıdaki tabloda yer alan her iki devlet ve devlet olma yönünde ilerleyen entite, aynı yönetim biçimi (demokrasi) içinde iktidarını korumak veya kurmak adına hareket eden yönetici seçkinler tarafından idare ediliyor.
Sürecin buraya evrilmesinin nedeni de, siyasi güçlerini konsolide etmekten başka amacı olmayan devlet adamlarının ve örgüt liderlerinin, demokrasi içindeki güç boşluklarından yararlanarak iktidarlarını güçlendirmek veya yeniden yapılandırmak istemeleri.
Bu, bir neodemokraside asla gerçekleşemeyecek bir amaç.
Öyle bir yönetim biçimimiz oluncaya kadar Clausewitz’in ünlü deyişini ters çevirerek okumak zorundayız:
“Politika, savaşın başka araçlarla devamıdır.”
