Literatür
Demokrasi karşıtlığı külliyatında iki hakim yaklaşım var. Birincisi, demokrasiyi bütünüyle reddeden radikal ekol; ikincisi, yeniden tanımlanması ve tasarlanması gerektiğini savunan revizyonist ekol.
Radikal Ekol
Demokrasiye dair ilk soruyu 2300 yıl önce, demokrasinin kalbinde yaşayan Ksenofon sordu: “Her insanın eşit akla sahip olduğu düşüncesi kadar çürük bir varsayım olabilir mi?”
Persli Megabyzos daha da keskindi: “Kalabalığın yönetimi, cehaletin taç giymesidir.” dedi.
Charles Maurras, demokrasinin esasen “karar alma ehliyeti olmayanların iktidarı” olduğunu söylerken, Walter Shach bu sistemin duygularla hareket eden sürülere teslim olduğunu vurguladı.
Curtis Yarvin’in gözünde ise, temsili demokrasi, medya tarafından şekillendirilmiş bir illüzyonu iktidara taşıyordu.
Jason Brennan, bu yanılsamanın etik temelini sorguladı: Bilinçsiz oy hakkını, kolektif çöküşü hızlandıran bir patlayıcıya benzetti.
Hans-Hermann Hoppe, demokrasiyi politikacıların ve kamusal mala çöken seçkinlerin sistemi olarak tanımladı; kısa vadeli oy avcılığı, uzun vadeli devlet aklını yok ediyordu.
Nick Land’ın çizdiği karanlık resimde ise, demokrasi, bir tür zombileşmiş rejimdi: Yaşayan bir ölü; yalnızca bürokratik reflekslerle hareket eden, fakat karar alma kapasitesini yitirmiş bir yapı.
Şimdi, çağdaş demokrasi karşıtlarını ve görüşlerini inceleyelim.
Curtis Yarvin
Yarvin, hiç kuşkusuz çağdaş demokrasi eleştirisinin starlaşmış, en radikal figürlerinden biri. Belki de en radikali. Anti-demokrasi akımının Messi’si. Veya Ronaldo’su. Nasıl derseniz. Demokrasiyi yalnızca hatalı bir yönetim biçimi olarak değil, tarihsel bir anakronizm, bug’lı bir işletim sistemi olarak tanımlıyor. Yarvin’in geliştirdiği “neo-reaksiyoner” (NRx) düşünce okulu, liberal demokrasinin kutsallaştırılmış tüm varsayımlarına meydan okur: Halkın iradesi, temsilî meşruiyet, ilerleme miti ve özgürlük fetişi.
En etkili çalışması, Unqualified Reservations blogunda yayınladığı uzun makaleler serisidir. Bu serideki en çarpıcı önerisi ise, demokrasiyi bir tür eski sürüm işletim sistemi gibi görmemiz gerektiğidir: “Demokrasi eski bir işletim sistemidir. Yama uygulanamaz. Değiştirilmesi gerekir.”
Yarvin’in devrimci çıkışı, ilgi çekici şekilde, klasik siyaset felsefesinden gelmiyor, kaynağı, yazılım mühendisliği. İddiasına göre, demokrasinin temel problemi kodunun bozulmuş olması değil, kodun kendisinin tasarımsal olarak sorunlu olması. Halkın kolektif aklına dayalı karar verme süreci, sürekli olarak kısa vadeli çıkarları, popülist söylemleri ve kurumsal yozlaşmayı teşvik eder. Her seçim bir çöküşe biraz daha yaklaşmaktır.
Demokrasi, kendi içinde “soft totalitarianism” (yumuşak totaliterlik) üretir: Görünüşte özgürlükçü, gerçekte kurumsal kontrolcüdür. Medya, akademi, sivil toplum ve bürokrasi, bir tür “kamusal din” olan “The Cathedral”i (Katedral) oluşturur. Bu dinin başlıca dogması ise ilerlemenin ancak liberal demokrasinin normlarıyla mümkün olduğudur. Yarvin bu dogmayı reddeder: İlerleme, daha fazla demokrasiyle değil, daha verimli yönetişim algoritmalarıyla mümkündür.
Yarvin’in çözüm önerisi, ironik biçimde monarşidir—ama klasik anlamda değil. Onun modeli, “joint-stock corporate governance”, (anonim şirket yönetimi), yani hissedar yapısına dayalı, kâr odaklı bir CEO-yönetimidir. Ulus devletin yerini modern kent devleti almalıdır; bu kent devleti, bir şirket gibi çalışmalıdır. Yönetici, aynı bir şirketin CEO’su gibi, yalnızca verimlilikle, performansla ve toplumsal istikrarla seçilmeli, başarısı/başarısızlığı ile yargılanmalıdır; halk oyu ile değil. Hissedarlar (yani çıkar sahipleri), kötü yönetime karşı yöneticiyi görevden alabilecek mekanizmalara sahip olur—tıpkı bir şirket yönetiminde olduğu gibi.
Bu yapıda halk, politik aktör değil, müşteridir. Görevi oy kullanmak değil, hizmetin kalitesine göre bulunduğu sistemde kalmak veya çıkmaktır. Demokrasi, halkı hükümete bağlar; Yarvin’in modeli ise hükümeti performansa bağlar.
Yarvin’in analizi, terra-nullius’un temel felsefesine eklemlenebilir özelliktedir. Yarvis, sistemin yamalarla, reformlarla, etik çağrılarla kurtarılamayacağını söylüyor. Biz de aynı şeyi iddia ediyoruz. Ama bizim önerimiz, Yarvin’in “CEO-Monark” modelini de bir geçiş evresi olarak görür—eğer böyle bir evre olacaksa. Nihai hedef, insan yöneticiler yerine nötr ve optimize edilmiş algoritmik otoritelerin ve yapay zekâ uygulamalarının geçmesidir. Demokrasi yazılımsal bir hataysa, çözüm yalnızca farklı bir işletim sistemi yaratmak değil; tamamen farklı sayısallaştırılmış bir işlem öznesi grubunu oluşturmaktır: Yapay zekâ (AI), genel yapay zekâ (AGI) ve yapay süperzekâ (ASI). İnsan merkezli yönetişim modelleri, ister monarşik, ister demokratik olsun; hepsi özünde duygusal, çıkarcı, manipüle edilebilir ve sınırlıdır. Yarvis’in tanısı bu açıdan isabetlidir. Bize göre eksiği ise, “veriyi” işleme ve anlamlandırma süreçlerine ve “bilgileştirme” sistematiğine kayıtsızlığıdır. Bir bilgisayar mühendisi olmasına rağmen düşüncelerinin en azından deneysel bir arayış çerçevesinde böyle bir yöne evrilmemiş olması ilgi çekicidir.
Katedral
“The Cathedral” (Katedral), akademi, medya ve kamu bürokrasisinin kurumsal ittifakına Curtis Yarvin tarafından verilen ve Land tarafından da kullanılan isimdir. Bu ittifak, egemen ilerlemeci ideolojiyi birlikte yaymayı amaçlar. Tarafsız ve objektif olduğunu iddia eder, ancak aslında dar bir sol eğilimli dünya görüşüne uyumu zorunlu kılar. Günümüz demokrasisi Katedral’in siyasi ifadesidir; halk egemenliği, kitlesel duygusallık ve elit karşıtlığı ile boşaltılmıştır. Sonuç olarak, bu sistem vasatlığı ödüllendirir, mükemmelliği cezalandırır; bu yapının yönettiği sistemde de gerçek bir liyakat veya evrimsel ilerleme imkânsız hale gelir.
Hans-Hermann Hoppe
Hoppe’nin fikirleri, demokrasiye karşı oldukça sert ve eleştirel bir bakış sunar. En tanınmış eseri, Democracy: The God That Failed’de demokrasinin aslında liberal çevrelerde asırlardır varsayıldığı gibi bir tür “Tanrı” değil, bir ilüzyon olduğunu savunur. Hoppe’ye göre demokrasi, idealize edildiği kadar iyi değil, aksine, toplum için zararlı sonuçlar doğuruyor. Demokrasilerde devletin büyümesi ve kamusal yaşama müdahalesi artıyor. Demokrasi sayesinde halk, kendi kendini yönetiyor gibi görünüyor ama bu durum, devletin kontrolünü ele geçiren politikacıların ve bürokrasinin büyümesine yol açıyor. Sonuç: Artan vergiler, ekonomik özgürlüğün kısıtlanması ve mülkiyet haklarının zayıflaması.
Demokrasilerde, oligarşi maskesi altında demokratik despotizm hüküm sürer. Hoppe, demokrasiyle yönetilen devletlerin, aslında elit bir grubun çıkarlarını koruduğunu ve çoğunluğun zararına kararlar aldığını savunur. Bu nedenle, Hoppe’nin ideal modeli, devletin tamamen yok olduğu, mülkiyet haklarının katı şekilde korunduğu ve toplumun özel mülkiyet temelli özgür sözleşmelerle yönetildiği bir anarşokapitalist sistemdir. Demokrasi sürdürülemez, tarihsel olarak çökmeye mahkûmdur çünkü demokratik halk, uzun vadeli planlama ve sorumluluk yerine kısa vadeli çıkarları gözetir.
Kısacası, Hoppe demokrasiye kutsal bir inanç gibi bakanlara ciddi bir “uyarı” yapar ve devletin sınırlanması, mülkiyet haklarının mutlak korunması ile özgürlüklerin sağlanabileceğini savunur.
Hoppe, demokrasiye “en iyi yönetim biçimi” diye tapan modern liberal görüşü külliyen reddeder. Ona göre demokrasi, çoğunluğun yönetimi değil, çoğunluğun kendi çıkarlarını kısa vadede maksimize etme mekanizmasıdır. Bu yüzden uzun vadede toplum ve bireylerin özgürlükleri zarar görür.
Hoppe’nin en önemli argümanlarından biri, demokratik sistemlerde yöneticilerin (politikacıların) seçim kazanmak için kısa vadeli popüler kararlar almalarıdır. Bu kararlar genellikle vergilerin artırılması, kamu harcamalarının genişletilmesi, mülkiyet hakkına müdahale gibi özgürlükleri kısıtlayan uygulamalardır. Seçmenler ise “bedava şeyler” ister, bu yüzden politikacılar sosyal devlet ve servet transferleriyle oy toplarlar. Sonuçta devlet büyür, bireylerin ekonomik ve kişisel özgürlükleri azalır. Bu nedenle, demokrasi devletin kendi kendini şişirmesinin rejimidir.
Hoppe, demokrasiye eleştirisini şu örnekle de güçlendirir: Demokrasi, vatandaşları zorunlu vergiler, kanunlarla mecburi olarak devlete bağlı kılar. Oy verme hakkı, kolektif olarak bireylerin özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılır. Bu yüzden demokrasi, “zorunlu oy hakkı” veya “zorunlu katılım” anlamına gelir; yani söz konusu olan özgürlük değil, zorunluluktur.
Çözüm olarak, Hoppe, devletin olmadığı, sadece özel mülkiyetin geçerli olduğu bir sistemi savunur. Ona göre mülkiyet hakkı, özgürlüğün temelidir. Özel mülkiyetin korunduğu bir ortamda insanlar barış içinde yaşar. Hukuk ve güvenlik hizmetleri bile piyasa tarafından sağlanabilir; devlet gereksizdir. Bu, onun anarşokapitalist vizyonudur. Asırlardır doğru kabul edilen formül şudur: Devlet = şiddet kullanma tekeli. İşte kaldırılması gereken, asıl bu tekeldir.
Hoppe, tarihsel olarak monarşinin demokrasiden daha iyi işlediğini savunur çünkü monarşi, uzun vadeli çıkarlar için yönetir, kral kendi servetini ve hanedanını korumak zorundadır. Demokrasi ise kısa vadeli çıkar peşinde koşar, çünkü politikacılar hep “bir sonraki seçim” derdindedir. Bu yüzden demokrasi, kaynakları israf eder, özgürlükleri kısıtlar ve toplumu yozlaştırır.
Nick Land
Land’in demokrasi eleştirisi, sıradan bir “yetersiz liderler” düzeyinde değil. Land, demokrasinin yapısal, felsefi ve evrimsel olarak çürümeye mahkûm olduğunu iddia eder. Land’e göre demokrasi “aptallığın sistematik zaferidir” çünkü oy verme, seçmen zekâsı veya rasyonelliğiyle değil, sayı çokluğuyla işler. İşlevsizlik her zaman oy hakkı kazanır; bu da, sistemin doğrudan kendi mezarını kazdığı anlamına gelir. Land, modern demokrasinin özgürlük değil, hegemonik kültürel bir din olduğunu iddia eder.
Land’in argümanlarından biri de kapitalist teknolojik evrim sonsuz hızlanırken, demokrasinin yavaş, geçmişe saplanmış, modası geçmiş bir yönetim biçimi olduğudur. Hızlı karar almak, radikal inovasyonlar yapmak gibi hedeflere demokrasiyle ulaşmak neredeyse imkânsızdır.
Seçmenler hatalı tercih yaptığında, sistem bunu düzeltmez, çünkü seçimler “halk ne isterse o olur” mantığına göre işler. Bu da negatif geri bildirim (self-correction) mekanizmasını bozar.
Oy almak isteyen siyasetçiler, seçmene gerçekleri değil hoşuna gidecek yalanları söyler. Böylece sistem, zamanla entropiye teslim olur: Daha fazla yardım, daha fazla eşitlik, daha fazla hak.
Land buna “altruistic collapse” (fedakar çöküş) der.
Demokrasi, egemenlik ile mülkiyeti de ayırır. Oy verenler devleti sahiplenmez, sadece geçici olarak yönetir. Bu da şirket gibi “performansa dayalı” bir yapı kurmayı imkânsız hale getirir.
Sonuçta, Land’e göre demokrasi; kısa vadeli düşünür, popülizme açık kapı bırakır, sorumluluktan kaçar, başarısızlığı ödüllendirir ve sonunda kendi içinde çökerek illiberal sistemlere kapı açar.
Land’ın düşüncelerinin ironik kısmı, demokrasi yerine klasik faşizmi vaya komünizmi de önermemesi. Land, “Exit” (Çıkış) stratejisini savunur: Bunun anlamı, sistemin dışına çıkmak ve alternatifler yaratmaktır. Bunların arasında, kripto-devletler, kent-devletleri, teknoloji-bazlı sistemler olabilir.
Nick Land’in ünlü The Dark Enlightenment (2012) adlı manifestosu, yukarıda saydığımız tüm demokrasi eleştirilerini hem felsefi hem politik hem tarihsel düzlemde işler. Land’e göre, Aydınlanma, başlangıçta akılcılığı savundu ama zamanla duygu, eşitlikçilik ve popülizm tarafından ele geçirildi. Bu da liberal demokrasilerin çürümesine neden oldu. Katedral, modern Batı’nın ideolojik Hegemonya aygıtına dönüştü. Bu yapı, sol-liberal değerleri “tarafsız bilgi” olarak yutturarak herkesi aynı yöne itti.
Kitaptaki iddiasına göre, sandıkla gelen kararlar, uzun vadeli düşünme ya da doğru karar alma kapasitesine sahip değildir. Otoritenin halktan alınması, otoriteyi “süresiz, ilkesiz” hale getirir. Demokrasi, güya zayıfı güçlüden korur, bu kulağa hoş gelir, ama uzun vadede uyumsuz olanı sistemde tutmak, uygarlığın evrimsel kalitesini düşürür.
Land’in alternatifi, CEO yönetimli devlet modeli olan neo-kameralizmdir. Buna göre, devletler, şirket gibi çalışmalıdır. Vatandaşlar hissedar gibi davranmalıdır. Oy değil, performans, sadakat ve verimlilik ödüllendirilmelidir.
Jason Brennan
Brennan, çağdaş siyaset felsefesinde “epistokrasi” (bilgeliğe dayalı yönetim) kavramını savunan ve demokrasinin eleştirisiyle tanınan bir düşünür. Against Democracy ve The Ethics of Voting kitaplarında demokrasi karşıtlığını güçlü temellere oturtmuştur.
Brennan’a göre, ortalama seçmenler siyasi konularda “rasyonel cehalet” (rational ignorance) sergiler. Oy vermenin bireysel etkisinin düşük olması nedeniyle vatandaşlar bilgi edinmeye motive olmaz. Bu da yanlış kararlara, popülizme ve kısa vadeli politikaların egemen olmasına yol açar.
Brennan, demokrasi yerine “epistokrasi”yi önerir. Siyasi katılım hakkının, siyasi bilgiye ve yetkinliğe sahip seçmenlerle sınırlandığı bir sistemdir bu. Epistokraside, seçmenler temel sınavlardan geçirilir, oy gücü bilgi düzeyine göre artırılır, bazı kararları uzmanlardan oluşan kurullar alır.
Brennan’a göre, eşit oy hakkı adil değildir, çünkü bazı insanlar kararları daha akılcı şekilde verebilir. Zorunlu katılım ise kalitesiz seçimlere neden olur. Brennan, otoriter olmakla suçlanmamak için, epistokrasinin gönüllü katılımla birleştirilebileceğini savunur.
Brennan, seçmenleri üç tipe ayırır: 1. Hobbitler: Siyasetle ilgilenmeyen pasifler. 2. Hooliganlar: Partizanlık yapan, dogmatik ve eleştirel düşünemeyenler. 3. Vulkanlılar: Rasyonel, bilgili bireyler.
Brennan’a göre, çoğunluk hobbit ve hooliganlardan oluştuğu için demokrasi başarısız olmaya mahkumdur.
Tage Lindbom
Tage Lindbom, demokrasiyi yalnızca bir siyasal sistem olarak değil, modern insanın ruhsal krizinin bir tezahürü olarak görür. Ona göre demokrasi, Tanrı’nın otoritesinin yerini “halk iradesi”yle dolduran bir seküler dindir. Bu yeni düzende insan, kendisini mutlak otorite konumuna yerleştirir; böylece kutsal olan her şey siyasalın ve ekonominin alanına indirgenir. Demokrasi, aşkın bir hakikat fikrini reddederken, tüm görüşleri eşit değerde görerek hakikatin rölativizmini üretir. Bu durum, Lindbom’a göre insanın yönünü kaybetmesine, ruhsal merkezini yitirmesine yol açar.
Demokratik toplumun bireyi özgürleştirdiği iddiası da onun gözünde bir yanılsamadır. Gerçekte demokrasi, bireyi kitle içinde eriten ve medyanın, ekonominin, kamuoyunun manipülasyonlarına açık hâle getiren bir sistemdir. İnsan artık kendi iradesinin değil, kitle psikolojisinin ürünü olan “halk iradesi”nin parçasıdır. Bu da ruhsal bağımsızlığın çöküşü anlamına gelir. Demokrasi, görünürde özgürlük sunsa da, bu özgürlük piyasa ve tüketim arzusunun belirlediği sahte bir özgürlüktür. Ekonomik çıkarlar, insanın vicdanının yerini alır; demokrasi kapitalizmin ideolojik meşruiyet aracına dönüşür.
Son olarak Lindbom, demokrasinin geleneksel düzeni ve ruhsal hiyerarşiyi reddettiğini söyler. Geçmişle bağlarını koparan toplumlar köksüzleşir, değerlerini kaybeder ve sürekli değişim içinde yönsüzleşir. Ona göre demokrasi, insanın kendi babasını inkâr etmesi gibidir — tarihsel sürekliliği, kutsalı ve otoriteyi reddederek insanı kendi boşluğuna mahkûm eder. Böylece demokrasi, Lindbom’un düşüncesinde, yalnızca politik değil, aynı zamanda metafizik bir çöküşün sembolü hâline gelir.
Revizyonist Ekol
Demokrasiye karşı olan radikallerin dışında, bu yönetim biçiminin korunması ancak revize edilmesi gerektiğini savunanlar da var. Bunları da revizyonistler olarak tanımlıyoruz. İşte bazıları.
John Keane
John Keane’e göre demokrasi artık yalnızca sandıkta oy vermekten ibaret bir sistem değildir. Seçimler sürse de, iktidarın gerçek denetimi çoktan sandığın dışına taşmıştır. Medya, ulusötesi şirketler, dijital ağlar ve küresel kurumlar, halkın etkisini seyrelten yeni güç merkezleri hâline gelmiştir. Bu durum, demokrasiyi görünürde işlerken gerçekte etkisiz bir forma dönüştürmektedir.
Keane, “Monitory Democracy” (Gözetim Demokrasisi) kavramıyla, çağdaş demokrasilerin temel karakterini tanımlar. Artık halk sadece oy vermez; iktidarı sürekli gözetler. Sivil toplum örgütleri, medya ve dijital platformlar aracılığıyla iktidarı denetler. Ancak bu gözetim, zamanla kendi içinde otoriter bir gözetim düzenine dönüşebilir. Vatandaş, gözetleyen konumdayken bir anda gözetlenen hâle gelir. Böylece demokrasi, kendi özgürlük mekanizmasıyla kendi özgürlüklerini boğma riskini taşır.
Keane ayrıca, çağdaş demokrasilerin devlet ve sermaye arasındaki simbiyotik ilişkiyle giderek yozlaştığını söyler. Politik kararların merkezinde artık halk değil, küresel finans çevreleri ve teknoloji tekelleri vardır. Bu, halkın siyasal öznesini bir tür “seyirci demokrasisi”ne indirger. Halk hâlâ sahnede gibi görünür, ama repliğini unutan bir figüran gibidir.
Keane’in en karanlık kuşkularından biri, demokrasinin kendi düşmanlarını kendi içinden doğurmasıdır. Popülizm, medya manipülasyonu, otoriter lider kültü gibi tehditler, demokrasiye dışarıdan değil, tam da onun iç çelişkilerinden beslenir. Demokrasi, kendi doğası gereği, bir yandan özgürlük üretirken diğer yandan kendi sonunu hazırlayabilecek eğilimleri de büyütür.
Son olarak Keane, demokrasiyi kutsal bir kavram olarak görmez. Ona göre demokrasi, bir din gibi dokunulmazlaştırıldığında kendi eleştiri yeteneğini kaybeder. Gerçek demokrasi, hatalarını görebilen, kendi çürümeleriyle yüzleşebilen bir sistemdir. Keane’in demokrasi anlayışı bu yüzden ne romantiktir ne de kötümser; aksine, demokrasinin yaşam gücünü onun kırılganlığında arar.
Peter Thiel
Peter Thiel, çağdaş demokrasiyi bir tür tarihsel tıkanma noktası olarak görür. Ona göre Batı demokrasileri, özellikle de Amerika, yenilik üretme kapasitesini kaybetmiştir; risk almak yerine eşitlik ve güvenlik takıntısına saplanmıştır. Demokrasi, bir zamanlar özgür girişim ve keşif ruhunu taşıyordu; bugünse çoğunluğun konfor alanını koruyan bir statüko ideolojisine dönüşmüştür.
Thiel, modern demokrasinin yenilik karşıtı olduğunu söyler. Demokratik sistemler, oy çoğunluğuna dayandığı için ortalamayı ödüllendirir, radikal düşünceyi cezalandırır. Seçmenler, risk almayan politikacıları tercih eder; politikacılar da kısa vadeli popülizme yönelir. Böylece sistem, “orta karar bir durağanlık” üretir. Thiel’in ifadesiyle: “Demokrasi ilerleme için çok fazla fikir birliği ister, oysa ilerleme çatışmadan doğar.”
Bir diğer temel eleştirisi ekonomik eşitlik miti üzerinedir. Thiel’e göre eşitlik politikası, özgürlüğün yerini almıştır. Herkesin aynı olması arzusu, gerçekten yaratıcı olanları boğar. Demokrasi bu anlamda yenilikçi azınlıkların önünde bir engeldir. Zeki ve üretken bireylerin, çoğunluğun oyu ile sınırlanması, medeniyetin hızını düşürür.
Thiel ayrıca demokrasinin kapitalizmi de zayıflattığını düşünür. Demokrasi, şirketleri halkın hoşnutsuzluğundan korumak için bürokrasiyle çevreler; risk almayı cezalandırır, regülasyonla boğar. Bu yüzden Thiel, “serbest piyasa demokrasinin değil, teknolojinin doğal ortamıdır” der. Onun vizyonu, “teknolojik elitlerin” yenilik üretmekte özgür olduğu, siyasal kısıtların minimuma indirildiği bir teknokratik düzendir.
Bir başka dikkat çekici düşüncesi ise “demokrasiyle teknoloji arasında ters orantı” olduğu iddiasıdır. Ona göre, toplumlar ne kadar demokratikleşirse o kadar yavaşlar. NASA örneğini verir: 1960’larda devlet otoriter ve tek odaklıyken aya gidildi; bugün ise demokratikleşmiş, ama hiçbir şey yapılamaz hâlde.
Thiel, bu nedenle klasik anlamda demokrasiyi değil, yenilik odaklı meritokratik bir post-demokratik düzeni savunur. Ona göre geleceği şekillendirecek olanlar siyasetçiler değil, mühendislerdir; yeni şehirler, yapay zekâlar ve otonom sistemlerdir.
Thiel’in bakışında demokrasi, geçmişin bir mirasıdır — ama gelecek teknolojik aristokrasinindir.
Balaji Srinivasan
Balaji Srinivasan’a göre modern demokrasiler artık işlevsiz bürokratik yapılara dönüşmüştür. Bu sistemler bilgi çağının hızına, ağların (networks) gücüne ve teknolojik değişim temposuna ayak uyduramıyor. Demokrasi, 18. yüzyılın iletişim koşullarında icat edilmiş bir yönetim biçimi; oysa biz artık saniyeler içinde küresel etkileşime girebilen bir dijital çağdayız. Bu nedenle, Srinivasan demokrasiyi yavaş, hantallaşmış ve merkezî bir yapı olarak görür.
Ona göre bugünün siyasal sistemleri halkı temsil ettiklerini iddia etse de, aslında devlet, medya ve sermaye arasındaki ağlar tarafından yönetilmektedir. Yani “temsilî demokrasi” sadece bir arayüzdür; arka planda ise seçkinler, teknoloji şirketleri ve ideolojik gruplar kararları belirler. Demokrasi, halkın değil kurumların egemenliğine dönüşmüştür.
Srinivasan’ın alternatif önerisi, Network State (Ağ Devleti) kavramıdır. Bu fikir, klasik demokrasinin yerini alacak yeni bir siyasal model öngörür. “Network State”, internet üzerinden bir araya gelen bireylerin ortak değerler etrafında kurduğu, fiziksel sınırlardan bağımsız, gönüllülük esasına dayalı dijital toplumdur. Burada oy değil, katılım ve kod belirleyicidir.
Yani “parlamento” yerine blockchain, “oy pusulası” yerine akıllı sözleşme geçer. Srinivasan bu sistemi, “kriptografik yönetişim” olarak adlandırır.
Demokrasinin en büyük kusurunu, çoğunluk tahakkümü olarak görür. Ona göre çoğunluk her zaman haklı değildir; aksine, ilerlemenin motoru genellikle azınlık fikirlerdir. Demokrasi, bu azınlıkları bastırır. Bu nedenle Srinivasan, geleceğin toplumlarını azınlıkların kuracağı ağ tabanlı mikro-devletler olarak tasavvur eder. Her birey, kendi değerlerine uygun bir topluluk seçer; bu da “exit over voice” (itiraz etmek yerine çıkmak) ilkesini doğurur.
Srinivasan’ın gözünde demokrasi artık politik bir form değil, teknolojik bir problemdir. Çözümü daha fazla oyda değil, daha iyi ağ mimarisindedir. Bu yüzden o, siyaset yerine kodu, parlamento yerine protokolü, ulus yerine ağı koyar. Kısacası, Balaji Srinivasan demokrasiyi öldürmek değil, onu internete taşımak ister — ama bu taşınma sürecinde “devlet” kavramının da değişeceğini açıkça kabul eder.
