Akademi, bir süredir epistemolojik olarak korkunun üretim ve dolaşım biçimlerini dönüştürüyor. Türkiye özelinde, jeofizikçilerin ve deprem bilimcilerin İstanbul depremini teknik bir olgudan ziyade kitlesel bir travmaya dönüştürerek sundukları görülüyor. Bilimin doğası gereği belirsizlik taşıması gerekirken, bu belirsizlik yerini mutlak senaryolara, medya manşetlerine ve “her an ölebilirsiniz” söylemine bırakıyor. Bu durum yalnızca bilimsel etik açısından değil, aynı zamanda Habermasçı anlamda kamusal aklın oluşumu açısından da tehlikeli. Toplumsal tahayyül, bilimsel bilgiye değil, duygusal reflekslere göre şekilleniyor. İstanbul gibi metropoller birer deprem mekaniği değil, birer felaket arketipi olarak yeniden kurgulanıyor. Böylece zihinlerde oluşan boşluklar bilimsel bilginin kendisiyle değil, onun fetişleştirilmiş imgeleriyle işgal ediliyor.
Benzer bir korku mimarisi, uluslararası ilişkiler uzmanlarının söylemlerinde de gözlemleniyor. Özellikle son İran-İsrail gerilimi sonrası dile getirilen “Türkiye sıradaki hedef” veya “İran düşerse Türkiye de çöker” türü argümanlar, sistemik analizden ziyade kolektif paranoyayı besliyor. Bu söylem biçimi, Clausewitz’in savaşın politika yoluyla devamı olduğu düşüncesinden koparak, savaşın adeta kendiliğinden bir doğa yasasıymış gibi sunulmasına neden oluyor. Türkiye ile İran’ın tarihsel, siyasal ve ideolojik farklarını yadsıyan bu tür determinist analizler, Spenglerci çöküş anlatılarıyla besleniyor. Dahası, bu akademik pozisyonlar çoğu zaman hakiki bir güvenlik öngörüsünden çok, sosyal sermaye üretme ve medyatik görünürlük sağlama hedefli performanslara dönüşüyor. Böylece kamuoyu, rasyonel reflekslerden çok, tekrar eden kriz imgeleriyle hareket etmeye başlıyor.
Neodemokrasi perspektifinden bakıldığında bu korku üretim mekanizması ne etiktir, ne de işlevsel. Neodemokrasi, yönetişimin merkezine yalnızca bilimsel aklı değil, sistemin odağında çalışan bir AI uygulamasını da yerleştirir. Bu yapı içerisinde kamuoyunu duygusal temalarla yönlendirmek, karar süreçlerini etkilemek artık mümkün değildir; çünkü karar alıcı insan figürü, algoritmik akla terk edilmiştir. Post-popülist dönemde, kitlesel yönlendirme çağının yerini model tabanlı yönetim süreçleri alır. AI sistemleri olasılık temelli kararlar alırken, “korku” gibi irrasyonel girdileri değil, ampirik verileri, yapısal korelasyonları ve istatistiksel güven aralıklarını esas alır. Böylece korku söylemine dayalı akademik otorite zeminini kaybeder; çünkü kamu, artık duygularla değil, verilerle yönetilmektedir.
