Gerçeği herkes biliyor, süslü akademik giriş laflarına gerek yok. Amerika, demokrasi idealinin bayraktarlığını üstlenirken pratikte her zaman stratejik çıkarların gölgesinde iki yüzlüce hareket eder. Suriye’deki Kürtlere sağlanan askeri ve lojistik destek, yıllardır süren eğit-donat programları ve bunlar neticesinde büyüyüp bugün Türkiye’nin başındaki en ciddi sorunlardan biri hâline gelen YPG bu ikiyüzlülüğün somut bir simgesi.
Amerika’nın dünyanın dört bir tarafına silah göndermesinin esaslarını belirleyen yasalar var. Bunlardan en önmelisi Leahy Law (Leahy Kanunu). Adını, Washington’daki çok az sayıda idealist yasa yapıcısından biri olan yaşlı senatör Patrick Joseph Leahy’nin soyadından alıyor. Demokrat Parti Vermont senatörü Leahy, Türk siyaset geleneğini hiç okumamış, ondan hiçbir şey öğrenmemiş olmalı ki, artık yaşlandığı için 2021’de adam gibi görevinden ayrıldı. Eğit-donat türü kirli işlerde insan haklarını korumak için hazırladığı yasanın açık hükümleri var. Diyor ki, “İnsan hakları ihlali yapan bir devlete bağlı güvenlik güçlerine askeri yardım yapılamaz, yapılıyorsa kesilir.” Anladınız mı? Açık ve net.
İşte Amerika, buna rağmen, PKK ile organik bağları belgelenmiş YPG’ye yıllardı eğit-donat yardımı yaptı. Bugün de yapıyor. Orta Doğu çöplüğünde her tür suçu işleyen bir katil sürüsüne lojistik, istihbarat, personel ve harekat desteği sağlıyor. Bu, alışılageldik bir “dirty politics” değil, üzeri örtülmüş korkunç bir suç. Bir yasa ihlali.
Bu yardım, Amerika’da demokrasinin evrensel bir değer olarak değil, çıkar hesapları doğrultusunda araçsallaştırıldığını olan çıplaklığıyla gösteriyor.
Peki başka neyi gösteriyor?
Basmakalıp demokrasi, özgürlük ve adalet söylemlerinin bölgesel güç dengeleri karşısında yetersiz kaldığını; Kürt meselesinin bu trajik paradoksun en çarpıcı tezahürü olarak karşımıza çıktığını; ve en önemlisi, dünyanın en ileri demokrasisi olduğunu iddia eden bir ülkenin kendi yasalarını ihlal ettiğini.
Sırayla, ayrıntılandırarak gidelim.
Leahy Law, 1997’den bu yana yürürlükte olan bir düzenleme. Yabancı ülkelerdeki güvenlik güçlerine yapılacak silah temininin koşullarını belirliyor. İki versiyonu var. Birincisi Dışişleri Bakanlığı’nın kontrol ettiği yardımları kapsıyor; ikincisi Savunma Bakanlığı tarafından yapılan yardımları düzenliyor. Her iki yasanın da temel şartı şu: “ABD, ciddi insan hakları ihlallerine karıştığına dair güvenilir bilgi bulunan yabancı güvenlik birimlerine güvenlik yardımı sağlayamaz.”
Anlamayan?…Herhalde yok.
Ama şeytan ayrıntıda gizli.
Devam.
İşte bu Leahy Yasası’nda insan hakları ihlalinden sorumlu tutulacak unsurlardan bahsedilirken, bunların “yabancı bir güvenlik kuvveti”ne (a foreign security force) bağlı olacakları açıklanmış. Ordu, polis vb. kastedilerek. Yine de “güvenlik kuvveti” (security force) veya “yabancı güvenlik kuvveti” (foreign security force) kavramlarının neyi ifade ettiği açıkça belirtilmemiş. Esasen, birkaç yasa ve yönerge hariç, ABD’de güvenlik yardımlarıyla ilgili pek çok yönetmelik ve yasal düzenlemede “yabancı bir güvenlik kuvveti” denilirken neyin kastedildiği ve bu kuvvetin hangi unsurları kapsadığı kesin olarak ortaya konmuş değil.
Biri hariç.
Savunma Bakanlığı’nın bir yönergesi.
Ve filmin koptuğu yer de işte burası.
Yönergenin adı, “Dış Dahili Savunma: 3-22 Nolu Müşterek Yayın” (Foreign Internal Defense, DOD Joint Publication 3-22). Yönergedeki tanıma göre, “yabancı güvenlik kuvvetleri” derken şunları anlamamız gerekiyor: “Askeri güçler; polis güçleri; sınır polisi; kıyı koruma ve gümrük yetkilileri; paramiliter güçler; belirli milletlere, ülkelere, topluluklara veya etnik gruplara özgü güçler; hapishane, ıslahevi ve cezai hizmetler; altyapı koruma güçleri ve yukarıdaki güçlerden sorumlu hükümet.”
Dikkat ettiyseniz, tanımda “yabancı güvenlik kuvveti” olarak, açıkça, “belirli milletlere, ülkelere, topluluklara veya etnik gruplara özgü güçler”in de (forces peculiar to specific nations, states, tribes, or ethnic groups) “yabancı bir ülkenin güvenlik kuvveti” olarak kabul edilebileceği belirtiliyor.
Haber seyretmeyen biri veya Orta Doğu’ya Amerika’daki liberal düşünce kuruluşlarının ya da ana akım medyanın gözünden bakan bir geri zekâlı değilseniz olayın gittiği yeri görmüşsünüzdür.
YPG, açıkça “Dış Dahili Savunma: 3-22 Nolu Müşterek Yayın”da belirtilen “belirli bir etnik gruba özgü güç”.
Böyle bir statüye sahip olduğu için de Leahy Law’a tabi.
Sayısız insan hakları ihlali var. Pek çok sivile ve askeri unsura karşı koordineli saldırılar düzenledi. (PKK ile birlikte). Çocuk savaşçı kullandı (Birleşmiş Milletler raporlarına bakın). Etnik temizlik yaptı (özellikle Araplara karşı).
Bu durumda, örgüte yapılan yardım, tüm politik ve askeri analizler bir tarafa, en başta hukuka aykırıdır. Hangi hukuka? Amerika’nın kendi eliyle yaptığı kendi hukukuna.
Lisede çok iyi bir matematik öğretmenimiz vardı, bir konuyu anlatırken önermeleri sıralar, sonunda problemin çözüm safhasına geçmeden sınıfa hitaben şöyle derdi: “O zaman sorum şu:”
Işıklarda olsun. Onu anarak devam.
O zaman sorumuz şu:
Kendi yaptığı bir yasayı ihlal eden bir demokrasinin ahlakına, etiğine, sözüne, çözümüne, şusuna busuna neden güvenilir? Ve buna bağlı olarak, böyle bir ülkenin bölgedeki Kürt sorunu için samimi bir çözüm geliştirebileceğine nasıl inanılır?
Cevap belli.
Ne güvenilir, ne inanılır.
Çünkü Amerika bir demokrasi ve demokrasiler özleri itibarıyla denetimsiz, stratejik çıkarları önceleyen, iç hukuka ve uluslararası hukuka aldırmayan, dünyaya normatif değil realist açıdan bakan karar vericilerin hâkim olduğu yönetim biçimleridir. Saf programcılar tarafından aptalca bir iyimserlikle yazılan, patalojik geliştiriciler tarafından sistemin sahiplerine hizmet edecek şekilde güncellenen ve kötü niyetli sistem mühendislerinin yönettiği işletim sistemleridir. Yeni bir sistemle değiştirilmeleri opsiyonel değil, mecburidir.
Peki, yapay zekâ, veri şeffaflığı ve algoritmik etikle çalışan bir neodemokraside militan Kürtlere yapılan bir güvenlik yardımı nasıl düzenlenirdi?
Şöyle:
Öncelikle veriye dayalı risk sınıflaması yapılırdı. AI sistemleri, potansiyel yardım alıcılarının insan hakları sicillerini gerçek zamanlı olarak analiz ederdi. Bir gruba yardım yapılmadan önce geçmiş faaliyetleri, sosyal medya veri kümeleri, BM raporları ve uydu görüntüleri insanlar tarafından değil otonom programlar tarafından çapraz doğrulanırdı. İkinci aşamada, şeffaflık ve denetlenebilirlik sağlanırdı. Her yardım kararının mantıksal gerekçesi, açık kodlu algoritmalarla kamuya açıklanırdı. “Kime, ne için, hangi şartla” yardımı yapıldığını herkes görebilirdi. Üçüncü aşamada, yapay etik komisyonlar devreye girerdi. İnsan denetimine açık etik kurullar, AI sisteminin verdiği kararları onaylamak veya iptal etmek üzere çalışırdı. Leahy Law gibi ilkeler, yazılı değil kodlanmış olurdu. Son aşamada gerçek zamanlı ihlal algılama sistemi devreye girerdi. Bir grup sahada ihlal yaptığında sistem bunu hızla tespit eder ve yardım anında kesilirdi.
Gerçeğe ve bugüne dönecek olursak…
Bugün Amerika ve YPG, Bill and Ted’s Bogus Journey’nin karakterleri gibi. Giriştikleri kankalık macerası da biraz buna benziyor. Bill ve Ted karakterleri Californiyalı “dude” kültüründen gelen, gevşek, esprili ve argo konuşan gençlerdi. Filmde Bill ve Ted’in ölümle karşı karşıya kaldıkları, ölümlerinin ardından cehenneme gittikleri, sonra robot kopyalarıyla değiştirildikleri ve şeytani güçlerle savaştıkları absürd bir hikâye anlatılıyordu. Tüm bu çılgın, olağanüstü olaylar, karakterler için “bogus”, yani “sahte”, “saçma”, “delice” ve “travmatik” deneyimlerdi.
Bugün Amerika ve Kürtler de böyle bir ilişki içinde.
Birliktelikleri tam anlamıyla Bill and Ted’s Bogus Journey.
Washington ve Kürtlerin Sahte Yolculuğu.
Herkes için kötü haber ise, bu “dude”lardan birinin demokrasiyle yönetildiği, diğerinin de özerklik ve bağımsızlık hayalleriyle onun peşinden koşacağı, ve bu karmaşada bölgedeki herkesin Bill ve Ted gibi cehennemi boylayacağı.
