Gazze’de “kıtlık” artık ampirik olarak doğrulanmış bir vakıa. Birleşmiş Milletler (BM) destekli Entegre Gıda Güvencesi Aşama Sınıflandırması (Integrated Food Security Phase Classification, IPC) 22 Ağustos 2025 tarihli Kıtlık İnceleme Komitesi (Famine Review Committee) bulguları, Gazze için kıtlık koşullarının gerçekleştiğini bildirdi. Bu tespit, iki gösterge setine (aşırı gıda yoksunluğu ve akut yetersiz beslenme) ek olarak ölüm hızını izleyen metodolojiye dayanıyor ve IPC’nin beş kademeli ölçeğinde en ağır seviye olan Faz 5’e tekabül ediyor. Kıtlık eşiğinin teknik olarak ne anlam taşıdığını açarsak: en az %20 hanenin aşırı gıda yoksunluğu yaşaması, beş yaş altı çocuklarda akut yetersiz beslenmenin ≈%30 düzeyine çıkması ve günlük kaba ölüm hızının ≥10.000’de 2 olması gerekiyor. IPC, bu eşiklerin değerlendirilmesinde saha ölçümleri, sağlık tesisi verileri ve beslenme/mortalite anketlerini birlikte kullanıyor. Mevcut değerlendirmeye göre, 514.000 kişi halihazırda kıtlık koşullarında ve sayı Eylül sonuna dek 641.000’e yükselebilir. Ayrıca yaklaşık 1,07 milyon kişi bir alt seviye olan acil (Faz 4) açlık riski altında. Bu tablo, sadece tanı koymuyor; mekânsal yayılım dinamiğine de işaret ediyor. Kıtlığın kuzeyde (Gazze Şehri) gerçekleştiği, Deir el-Balah ve Han Yunus’ta ise kısa vadede kıtlık eşiğine tırmanışın öngörüldüğü bildiriliyor. 132.000’den fazla beş yaş altı çocuk için akut malnütrisyon beklentisi (önceki tahminlerin iki katına yakın) çocuk ölümlülüğü açısından kritik bir alarm olarak öne çıkıyor. Bu, IPC kayıtlarında Orta Doğu’daki ilk kıtlık ve Afrika dışındaki nadir örneklerden biri; bulgular, erişim kısıtları nedeniyle “makul kanıt” standardıyla (triangülasyon, sentineller, MUAC/WHZ ölçümleri ve sağlık tesisi mortalite verileri) teyit edildi. Tüm bu veriler, BM’nin teknik kurumları FAO–UNICEF–WFP–WHO imzalı müşterek açıklamasında da aynı gün teyit edilerek ateşkes ve engelsiz insani erişim çağrısıyla tamamlandı.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Mayıs 2025 raporuna göre, 2 Mart 2025’te başlayan yardım ablukasından bu yana, Sağlık Bakanlığı’na göre 57 çocuğun yetersiz beslenmeden dolayı öldüğü bildirilmiştir. Elbette bu rakam gerçeğin altında kalıyor olabilir, çünkü ölü sayma işi de tıpkı gıda dağıtımı gibi “lojistik zorluklar” yaşıyor.
Kıtlık ilanının ardından devletlerin resmi tepkileri, uluslararası siyasetin gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Bir yanda BM organları ve Avrupa’daki bazı aktörler “durum vahim” diyerek açıklamalar yapıyor, diğer yanda ise İsrail bu raporları reddediyor. İsrail hükümeti, IPC’nin bulgularını “yanlı, manipülatif ve terör propagandasına hizmet eden” raporlar olarak nitelendirdi; resmî söylem, “Gazze’de kıtlık değil, Hamas’ın gıda stoklama stratejisi var” iddiası üzerine kurulu. ABD Dışişleri Bakanlığı, raporun “ciddi ve güvenilir” olduğunu kabul etmekle birlikte, İsrail’i doğrudan suçlamaktan kaçınarak yalnızca “insani yardıma engelsiz erişim” çağrısı yapmakla yetindi. Birleşik Krallık ve Almanya, “Gazze halkının acil insani yardıma ihtiyacı var.” diyerek diplomatik söylemi tekrarladı, fakat askeri ya da siyasi baskı araçlarını devreye sokmadı. Fransa, daha güçlü bir tonda “kıtlığın insan eliyle yaratıldığını” ifade eden açıklamalar yaptı, ancak somut politika önerisi sunmadı. Bölgesel düzeyde ise Mısır ve Ürdün gibi komşular, sınır kapılarının “kısmen açık olduğunu” savunsa da, fiiliyatta yardımların büyük kısmı geçişlerde engellendi. Körfez ülkeleri klasik refleksleriyle “kardeş Gazze halkına destek” açıklamaları yaptı, ama sahada gözle görülür bir yardım akışı oluşturmadı. Türkiye, “Gazze’de insanlık trajedisi” vurgusuyla kıtlık ilanını teyit eden açıklamalar yaparak diplomatik kanallarda İsrail’i eleştirdi, fakat uluslararası mekanizmalar üzerindeki etkisi sınırlı kaldı. Sonuçta tablo net: Devletler, felaketi görmezden gelmiyor ama onu siyasî söylemin steril alanına hapsediyor; uluslararası hukukta “sorumluluk” doğuracak gerçek bir irade ise görünür değil.
Uluslararası toplumun bu felaket karşısındaki reaksiyonları incelendiğinde, demokrasinin ve çok kutuplu diplomasinin ne denli etkin araçlar olduğu net bir şekilde ortaya çıkıyor. Avrupa Komisyonu’nun ortak açıklamasında “acilen hareket edilmesi” gerektiği ve “yardımın asla siyasallaştırılmaması” gerektiği ifade edilirken, bu naif yaklaşımın altında yatan mantık oldukça etkileyici. 27 ülkenin dışişleri bakanları, İsrail’in BM ve diğer insani yardım kuruluşlarına “Gazze’ye yardım seli” getirmek için derhal ve kalıcı erişim sağlaması gerektiği konusunda ortak bildiri yayınladılar – sanki bu konuda daha önce hiç konuşulmamış gibi. Amerika Birleşik Devletleri tarafında ise “Çocukları beslememiz gerekiyor” diyen ve ABD’nin Gazze’de gıda merkezleri kuracağını açıklayan Trump’ın pragmatik yaklaşımı, Bernie Sanders’ın “Halihazırda çoğu kadın ve çocuk olan 200.000 Filistinliyi öldüren veya yaralayan aşırı İsrail hükümeti, Gazze’nin etnik temizliği için kitlesel açlık kullanıyor” şeklindeki çarpıcı ithamlarıyla çelişki halinde. Bu arada İsrail’in resmi yanıtı da bir o kadar tutarlı: İsrail hükümeti kıtlığı veya yardım engellemesini reddediyor ve eksiklikleri Birleşmiş Milletler ile Hamas’ı suçlarken, İsrailli yetkililer yardım kuruluşlarını “yalan dağıtmakla” suçluyor. Bu mükemmel koordinasyonsuzluk ve karşılıklı suçlama döngüsü içinde, açlık çeken milyonlarca insan için somut çözümler üretme konusundaki kolektif başarısızlık, demokratik kurumların krize müdahale kapasitesinin ne denli güçlü olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.
Uluslararası yardım konusunda tablo, trajedinin ironisini yansıtıyor: Yardım var ama işlevsiz. BM kurumları—özellikle Dünya Gıda Programı (WFP), UNICEF ve Dünya Sağlık Örgütü—Gazze’ye sınırlı sayıda konvoy sokmayı başarsa da, bu yardımların kapsamı sahadaki ihtiyacın yanında bir damla su misali kalıyor. Günlük kalori ihtiyacını baz alırsak, Gazze’nin tamamı için gerekli gıda desteği en az 2.000 kamyon/ay düzeyinde; oysa fiiliyatta bu sayının %10’u bile gerçekleşmiyor. Dahası, yardım kutuları sadece kalori açısından yetersiz değil, besleyici değer açısından da kritik açıklar içeriyor; protein ve mikrobesin eksiklikleri özellikle çocuklarda geri dönüşü olmayan sağlık sorunlarına yol açıyor. IPC raporu, yardım dağıtımının yalnızca nüfusun %2–3’üne düzenli olarak ulaşabildiğini ortaya koyuyor.
Uluslararası kamuoyu o kadar karmaşık ki, “Yardım edilmeli mi?” sorusunun cevabı coğrafi ve politik cephelere göre farklı tablo çiziyor. Örneğin, Amerikalılar arasında yapılan yakın tarihli bir Reuters/Ipsos anketi, yetişkinlerin %65’inin Gazze’de açlıkla karşı karşıya kalan insanlara yardım edilmesini desteklediğini ortaya koyuyor; ilginçtir, bu desteği Demokratlar daha güçlü veriyor (yaklaşık %65-70) ama Cumhuriyetçiler arasında da bu fikre katılmayan yalnızca %41. Ayrıca, Gallup’un Temmuz 2025 verileri, Amerikalıların yalnızca %32’sinin İsrail’e yönelik askeri harekâtı desteklediğini, %60’ının ise karşı olduğunu gösteriyor—bu da ülkedeki halk eğiliminin savaş yerine yardım ve sivil korumaya kaydığının somut bir göstergesi. Brookings Enstitüsü’nün son araştırmasına göre, Amerikalıların %70’inden fazlası Gazze’de açlık krizi olduğuna inanıyor ve Filistinlilere daha fazla insani yardım konusunda güçlü destek bulunuyor – ki bu, demokratik kamuoyunun ne denli duyarlı olduğunun kanıtı. Daha da ilginç olanı, seçmenlerin %45’inin İsrail’in Filistinlilere karşı soykırım işlediğine inandığı, sadece %31’inin bu görüşe katılmadığı gerçeği. Pew Araştırma Merkezi’nin bulgularıysa daha da net: Amerikalıların %50’si Gazze’deki Filistinli sivillere insani yardım sağlanmasını desteklerken sadece %19’u karşı çıkıyor – bu da halkın yardımseverliğinin ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. İngiltere örneğine bakarsak, 2023 sonlarında Medical Aid for Palestinians ile Arab-British Understanding tarafından yaptırılan YouGov anketi, Britanyalıların %71’inin (48% kesinlikle, 23% muhtemelen) Gazze için derhal bir ateşkes çağrısında bulunulmasını istediğini göstermişti—ister hükümet, isterse uluslararası kamuoyu olsun, halk düzeyinde net bir moral destek var.
Halkların “yardım edilmeli” diye haykırdığı, anketlerin net biçimde gösterdiği bir durumda devletler bu talebi sistematik biçimde görmezden geliyorsa, suç sadece hükümetlerde değil, aynı zamanda Batı’nın kutsadığı demokrasi mitinde aranmalıdır. Çünkü bu mit, halkın iradesini “temsilen” iktidara gelen elitlerin, o iradeyi uluslararası çıkar hesapları uğruna rafa kaldırmasını meşrulaştıran bir sahne dekorundan ibarettir. Kıtlık karşısında ABD halkının %65’i yardım yapılmalı derken Beyaz Saray’ın diplomatik steril ifadelerle yetinmesi; Britanya kamuoyunun %70’i ateşkes isterken Downing Street’in Washington’dan bağımsız bir çizgi çizememesi, demokrasinin “halk egemenliği” değil, kurumsallaşmış çıkar yönetimi olduğunu çıplak biçimde gösterir. Batı’nın “charity” kültürü de aynı şekilde vitrindir: Noel kampanyalarında Afrika’daki çocuklara gönderilen sembolik bağış paketleriyle vicdanını tatmin eden bir toplum, Gazze’de açlıktan ölen çocuklar için devlet düzeyinde harekete geçmeyerek “yardımseverliğin” aslında neoliberal bir reklam kampanyasından başka bir şey olmadığını kanıtlıyor. Bu noktada asıl suç, yalnızca ulusal hükümetlerde değil, halkın demokratik yetkilerini fiilen ipotek altına alan Batı siyasal düzeninde aranmalıdır; çünkü burada demokrasi, bir tür hissedar toplantısıdır: kar payı yüksekse vicdan susturulur, ölüm oranı artmışsa da “rapor edildi” denilip geçilir.
Bu noktada asıl meseleye geliyoruz: Eğer Batılı demokrasilerin halkları açıkça insani yardım istiyor, fakat onların “özgürce seçtikleri” hükümetleri bunu yapmıyorsa, burada demokrasi denen kavram nerede? Amerikan seçmenlerinin %50’si, Avrupa kamuoyunun büyük çoğunluğu açık bir şekilde Gazze’ye yardım gönderilmesini desteklerken, bu demokratik iradenin neden kamyonlara ve gıda paketlerine dönüşmediği sorusu, aslında Batılı liberal demokrasinin merkezindeki büyük yalanı gözler önüne seriyor. Çünkü demokrasi, anlaşılan o ki, sadece seçim zamanında halk iradesine danışılması, sonrasında ise bu iradenin jeopolitik hesaplar, savunma sanayi çıkarları ve stratejik ortaklık kaygıları karşısında feda edilmesi demek. Peki ya o meşhur Batılı “charity” ruhu, Hıristiyan merhameti ve Aydınlanma insancıllığı? Anlaşılan bu kutsal değerler, 2,3 milyon insanın açlık çektiği bir yerde bile realist pragmatizm karşısında teslim oluyor. Demokrasilerin öğündüğü “insani değerler” söylemi, görünen o ki sadece kendi sınırları içinde ya da güvenli mesafedeki felaketalerde geçerli; Gazze gibi jeopolitik çıkarların çatıştığı yerlerde ise bu değerler sanki hiç var olmamış gibi buharlaşıyor. Bu da, demokrasinin aslında ne kadar “halkın iradesi” ile yönetildiğinin ve Batı medeniyetinin merhamet söyleminin ne denli içi boş olduğunun çarpıcı bir yansıması. Milyonlarca insan açlık çekerken, onların kurtarılması için güçlü kamuoyu desteği varken “demokratik” hükümetler bunu yapmıyorsa, burada ya demokrasi bir sahtekarlıktır ya da Batılı insancıllık büyük bir aldatmacadır – veya, daha kötüsü, ikisi birden.
Sonuçta bu tablo, baştan sona bir tiyatrodur: Batı demokrasileri kendi seçmenlerine “ahlaki liderlik” oynar, fakat sahnede dönen tek gerçek senaryo stratejik çıkar tiyatrosudur. Oysa neodemokratik bir düzen, açlık krizlerini retorik ve çıkar hesaplarına bırakmaz; karar alma süreçlerini otonom, veri tabanlı AGI protokollerine devreder.
İşte size bir senaryo:
Öncelikle sistem, uydu görüntüleri, cep telefonu sinyalleri, beslenme ve sağlık kayıtları, fiyat endeksleri gibi çok katmanlı veri akışları ile sürekli olarak beslenen karar ağacı ve derin takviye öğrenme (deep reinforcement learning) algoritmalarıyla işlenir. Bu sistem, “kritik eşik” (örneğin günlük kalori alımının kişi başına 1.200 kcal’nin altına düşmesi) aşıldığında, otomatik olarak bir yardım seferberliği protokolünü tetikler. Lojistik dağıtım, optimizasyon algoritmaları (Dijkstra tabanlı rota planlamaları, meta-heuristic çözücüler vb.) ile insansız hava araçları, otonom kara konvoyları ve denizden modüler yardım kapsülleri üzerinden yapılır. Sistem, yardımı “eşitlik” yerine “ihtiyaç” temelli dağıtır; yani algoritma, malnütrisyon riski en yüksek bölgeleri tespit ederek kaynakları oraya yönlendirir. Etkililik ölçümü ise sahadan gelen biyometrik sağlık verileri, gıda erişim istatistikleri ve mortalite oranları üzerinden yapılır, sonuçlar geribesleme döngüsüne dahil edilerek sonraki operasyonlar optimize edilir. Böyle bir düzende yardım bir politik jest değil, otomatik bir etik zorunluluk olur. “Yapılmalı mı?” sorusu ortadan kalkar, çünkü algoritma açlığı salt bir veri anomalisi olarak görür ve düzeltilmesi gereken teknik bir hata gibi işlemden geçirir.
Sonuç olarak, Gazze’deki açlık krizi bize şunu gösteriyor: Demokrasi, halkın iradesini temsil etme iddiasındayken aslında elit çıkarlarının ve jeopolitik hesapların maskesi olmaktan öteye geçemiyor. İki yüz yıldır övündüğümüz “halk egemenliği” masalı ile yönetilen devletler, açlık çeken milyonlarca insanın karşısında çaresiz. Neodemokrasi ise, insani acıyı siyasi oyuna dönüştürmeyen, veriye dayalı rasyonaliteyle hareket eden güvenilir bir yönetim biçimi olabilir. İnsanoğlunun en büyük trajedilerini çözmek için insanoğlunun kendisinden daha akıllı sistemlere ihtiyacımız var.
