Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem “Topuklu Efe” Çerçioğlu, CHP’den AKP’ye geçmesine rağmen belediye başkanlığını sürdürecek. Kendisine oy verenlerin çok büyük bölümünün buna karşı olduğunu varsaymak için geniş kamuoyu yoklamalarına, anketlere gerek yok. Ama yasalar buna cevaz veriyor ve bu durum demokratik sistemin en rahatsız edici gerçeklerinden birini ortaya koyuyor: Demokrasi, halkın iradesini korumak için değil, siyasal elitin pozisyonlarını güvence altına almak için tasarlanmış bir sistemdir. Çerçioğlu vakası, demokrasinin “kitapta yazan” ile “sahada işleyen” versiyonları arasındaki uçurumu berrak biçimde gösterdiği için önemli. Türkiye’de yasalar, seçilmiş bir belediye başkanının parti değiştirmesine engel değil. Eğer olayı sorgulamaya kalkıp, “Ama ben o kişiye partisini göz önüne alarak oy vermiştim.” derseniz sistem size şöyle der: “Dostum, sen seçim kanununu ve demokrasiyi bilmiyorsun. Burada temsil yetkisi kişiye verilir, partiye değil.” Tabii yasanın mantığına itiraz edenlere bu uyarı daha kibar sözcüklerle yapılacaktır. Gerçekten, 5393 sayılı Belediye Kanunu veya 2972 sayılı Mahalli İdareler Seçimi Kanunu, bir belediye başkanının parti değiştirmesini yasaklamaz; yani temsilcinin seçmenle yaptığı “sözleşmeyi” feshetmesine dair hiçbir yasal bariyer yoktur. Peki burada kulağınıza yanlış gelen bir şeyler yok mu? Bu yasa mantığınıza uyuyor mu? Evet, kanun ortada. Ama her şey hukuk mu? İşin psiko-sosyal yönü yok mu? Seçmen, oyunu genellikle bir parti logosuna, o logonun vaatlerine ve kimliğine veriyor. Oysa sistem bunu umursamıyor. “Siyasi imza” seçmene bir tür boş çek olarak imzalatılıyor. İşte demokrasilerde hukuk anlayışı böyledir. Halk iradesinden ziyade, siyasal elitin rahatını korumaya programlanmış bir düzendir bu. Seçmen, sandık başında belli bir parti logosuna, belli bir ideolojiye oy verir; fakat demokrasi bu iradeyi “kişisel vekalet” kılıfıyla sulandırır.
Sorunun demokrasi teorisi açısından daha derin bir kökü var. Demokrasi, halkın iradesini sandık aracılığıyla temsil eden bir mekanizmadır. Ancak pratikte “seçim günü” ile “görev süresi” arasındaki dönemde seçmenin iradesi dondurulur. Seçmen yalnızca seçim günü “halk” sayılır; ertesi gün, siyasi mekanizma onu pasif bir seyirciye indirger. Demokrasi, bu anlamda, halkın iradesini sürekli kılmak yerine, belirli aralıklarla sahneye çıkarıp sonra evine gönderen bir tiyatro düzenidir.
Siyasi partiler, tıpkı futbol kulüpleri gibi, oyuncuları transfer yapabilir ama fark şuradadır ki, futbol seyircisi en azından takımın renk değiştirmeyeceğini bilir. Siyasette ise bir sabah uyandığınızda, oy verdiğiniz başkanın programı ve ideolojisi yüz seksen derece değişmiş olabilir. Bu sürpriz değişim, demokrasinin siyasal rıza ilkesinden uzaklaştığını göstermiyor mu?
Çerçioğlu örneği ne bireysel olarak dramatize edilmeli, ne de basit bir kişisel ahlak tartışmasına indirgenmeli. Mesele, demokrasilerdeki yasaların seçmen iradesini korumada yetersiz kalmasıdır. Sorun, tam da burada, demokrasinin en büyük eksikliklerinden birinde yatmaktadır ki, o da seçmenin seçilenlere beş yıllık “açık çek” vermek zorunda bırakılmasıdır. Demokrasi gerçekten “halkın kendi kendini yönetmesi” olsaydı, seçmenin, yöneticiler parti değiştirdiğinde yeniden söz hakkına sahip olmasının bir yasal düzenlemeyle garantiye alınması gerekirdi.
Parti değiştirme meselesi sadece bireysel etik meselesi değildir; demokrasinin yapısal ihanet mekanizmasının bir parçasıdır. Siyasetçiler, seçmenlerinin rızasını almadan yön değiştirir ve bu yön değişikliği çoğu zaman kişisel çıkar ya da iktidara yakın durma stratejisiyle açıklanabilir.
Neticede, demokrasi, halkın kendi kaderini tayin ettiği bir düzen değil, politikacının kendi kaderini garanti altına aldığı bir illüzyondur. Sandık bu illüzyonun dekoru, seçmen ise bu tiyatronun biletli, fakat sahneye asla çıkamayan figüranıdır.
Çerçioğlu’nun CHP’den AKP’ye geçtikten sonra görevine devam etmesiyle ilgili siyaset etiği ve genel ahlak teorisi bağlamında günler boyu konuşabiliriz. Hakkında soruşturma dosyaları olduğu bilinmesine rağmen neden aday gösterildiği veya kocasının iş insanı olması nedeniyle hükümetle yakın ilişkileri olabileceğinin nasıl göz ardı edildiğiyle ilgili sorular da sorabiliriz. Ama biz bunlarla ilgilenmiyoruz. Bizim burada vurgulamak istediğimiz, Çerçioğlu’nun yaptığı politik manevranın, demokrasinin aslında kodlanmış bir ihanet yazılımı olduğunu çarpıcı biçimde göstermiş olması. Demokrasi, seçmen tercihini yalnızca seçim anında kutsayan, sonraki beş yıl boyunca ise onu sadece güncellemeleri uysalca kabul eden/satın alan basit bir kullanıcı haline getiren bir işletim sisteminden başka bir şey değildir. İşte Çerçioğlu olayında yaşananlar tam da bu yargıyı doğrular nitelikte. Sistem, sözleşmenin tek taraflı feshine alenen göz yumuyor; bir yandan seçmene “Temsil edildin.” diyor; diğer yandan, “Temsilci istediği rengi giyebilir, sen sadece seyredebilirsin.” diye ona verdiği seçme hakkının geleceğe matuf etkilerini hukuki bir gerekçelendirmeyle elinden alıyor.
Çerçioğlu’nun parti değiştirmesi, çoğu kişi tarafından bireysel bir “ihanet” örneği olarak algılanması veya Türkiye’deki politik yozlaşmanın neredeyse bir gecede anıtsal bir simgesi haline gelmesi açısından önemli değildir. Sistemin, halk tarafından seçilen bir yerel yöneticinin halkın rızası olmadan parti değiştirmesine ve buna rağmen görevde kalmasına izin verdiğini göstermesi; daha geniş anlamda, demokrasi adı altında yürütülen sistematik ve gelenekselleştirilmiş bir aldatmacanın normatif gerekçelerle nasıl rasyonalize edilebildiğini gösteren kusursuz bir örnek oluşturması açısından önemlidir.
Peki yerel yönetimin teknokrat bir kadroda ve bir genel yapay zekâ programında olduğu bir neodemokraside durum ne olur?
Bugünkü sistemde yaşanan “parti değiştirme” krizinin temelinde insanın öngörülemezliği, çıkarcılığı ve sadakat pazarlıkları yatıyor. Bir neodemokraside bu dinamikler kökünden değişir. Belediye başkanlarının yerini, o pozisyona seçimle gelmeyen, liyakat temelli atanan teknokratların ve karar destek sistemlerinde yer alan genel yapay zekâ programlarının aldığı bir modelde, klasik anlamda “parti değiştirme” diye bir şey olmaz, çünkü bir oyun kurucu olarak “parti” ya çok ikincil bir konumda olur, ya da tamamen ortadan kalkar. Parti değiştirme dediğimiz olgu, aslında kişisel kariyerle politik sadakat arasındaki pazarlığın ürünüdür. Algoritmik yönetişim, modern demokrasinin teatral boyutlarını ortadan kaldırarak, kentsel karar alma süreçlerini bilimsel yöntem, veri istatistiği ve sistem mühendisliği ilkeleri ile yeniden tanımlar. Böylece yönetim, ideolojik rekabetin değil, ölçülebilir kamusal faydanın bir fonksiyonuna dönüşür. Sonuç olarak, neodemokrasi, yerel idareyi seçim meydanlarının popülist vaatlerinden ve siyasetçilerin kariyer hesaplarından kurtararak, kamusal kararların genel yapay zeka tarafından verilmesini sağlayacak; bu da gerçek anlamda ilk kez kent sakinlerinin uzun vadeli refahının öncelenmesi anlamına gelecektir.
